BİR FİLM : SİYAH KUĞU
559 Kere Okundu

Antisosyal kişilik bozukluğu
BİR FİLM : SİYAH KUĞU

 

Küçük bir çocukken başladı  bu hikaye.Kocaman bir dünyamız  ve o dünyada gerçekleşmesini istediğimiz düşler vardı.Evrensel bilinç dışı modellerimizdi arzular: annemizi sevmek "ego ideali", annemiz  tarafından sevilmek "ideal ego"muzdu. Birazcık büyüdük, mahalledeki gizli sevdamızı görmek,  takdir edilmek, oyunda kazanmak  gibi gerçeklikten az biraz  bağımsız düşlerimizle,  henüz büyüklerin yönlendirilmiş kurgularının içine  dahil olmamıştık..

Masumduk kendi değerler sistemimizde, haksızlık yaptığımızda birine hemen kendimizi ele verirdik; savunma mekanizmalarımızın yalancı maskelerini henüz takmamış, daha nasıl takacağımızı bile öğrenememiştik.Tertemiz kalmak duygusu, düşüncelerimiz tarafından kirlenmemişti.Rol modellerimiz, kahramanlarımız hep beyazdı.Babalarımız annelerimiz, resimli roman kahramanlarımız, abilerimiz, tarihten liderlerimiz, sinemada jönlerimiz ikonlarımızdı. Biz onlara benzemeye çalıştıkça arzularımız da gerçekleşecekti.Neden olmasın, çok içimizdelerdi.  

Sonra yaşla beraber, eğitimle beraber bir şeyler değişmeye başladı.Arzular arketiplikten sıyrılıp yönlendirilmiş isteklere dönüşüp bilince yükseldikçe, artık önümüzde bambaşka bir gerçekliğin temsili vardı.Bir yanda beyaz kalmanın insana yakışır erdemi, diğer yanda gerçekliğin yaratılmış temsilinde sahnede başrolü kapmak için siyah olmayı da başarabilmek.Başarı gri'de değil, Beyaz ile Siyah'ı nerede oynayacağımızı bilmekteydi belki de..Ve asıl sorun: masum kalarak  ne kadar başarıya ulaşılacağıydı. Savaş başlamış, biz büyümüş, dünyalarımız küçülmüştü.

 

Yine yaşamımızın görünen gerçekliğinin  ardındaki katmanlara sızarak ve yanıtını vermediği sorular sorarak finalde bizi kendimizle başbaşa bırakan bir film var karşımızda:"Siyah Kuğu." Yönetmenliğini Darren Aronofsky’in yaptığı 2011 yapımı film katıldığı uluslararası yarışmalarda bol ödül kazandı.Tüm oyuncularla birlikte başrolde yer alan Natalie Portman'da Oscar’ı sonuna kadar hak ettiğini gösteren bir performans sergiliyor.

Beyaz kalarak bu hayatı başarmak, kusursuzluğu  yaratmak mümkün değil mi ? Değilse beyaz olmak için kendimizi inandırdığımız, bize öğretilen ruhumuzun olumlu yüklerini bir kalemde silebilmek, kendimizdeki beyazı yok edebilmek mümkün mü?

Siyah olanın da kusursuzluğa ulaşması mümkün değilse , hem siyahı hem de beyazı aynı bilinçte yaratabilmek mümkün mü?

Çevremizde katagorize ettiğimiz, verili değerlerle yönlendirildiğimiz dost düşman sabiteleri ne kadar gerçek? Dost düşman bilmeceleri ile kaplı  yaşantımızı sürdürürken, dostun ellerini açması ile yaşam sahnesinde yere yuvarlanmamız, o sahneye çıkmadan önce düşmanın selamını, desteğini  almamız mümkün değil mi?

Yaşam mücadelesi, hayat gailesi diyerek  çabalarken,  ideallerimize ulaşmak ve  kusursuz olmak için  sürekli kendimize zarar veren bizler, asıl faili görmeyerek, bu zararın bize başkaları tarafından yapıldığına  neden bu kadar inandırdık kendimizi?

 Beyaz çocuğumuzu , beyaz kalmasını öğütleyerek  hayatın içine sokmaya çabalamak, onun bizim bitirdiğimiz yerden başlayacağını düşünmeden, başladığımız ve bitirdiğimiz noktaların aynı olmasını istemek, sonuçta telafisi olmayan bir trajedi mi?

Hayatını pembelerle geçiren birinin siyaha ulaşması için o pembelikleri ortadan kaldırması ile her şey bir anda değişebilir mİ? Başarıya ulaştığı düşünülen  bir  insan, bir hastane odasında terk edilmişliği yaşarken kolu kanadı kırık bir halde gene pembe yataklara dönüyorsa , döndürülüyorsa bunca çabaya değer mi?

Neden bunca çaba ? İ.Bergman'ın şaheseri " Güz Sonatı"nda hayatını konserler vererek ailesinden uzakta geçiren piyanistin, yıllar sonra ihmal ettiği kızı ile bir gece  yaptığı vicdan muhasebesi gibi, T.Angelopoulos'un   baş yapıtı " Sonsuzluk ve Bir Gün" de son günlerini yaşayan, kendini sanatına adamış yazarın, kaçırdığı anları düşünerek yaşamını içsel sıkıntılarla temize çekmesi gibi ve yine İ.Bergman'ın Yaban Çilekleri" filminde:meslekteki 50.yıl onuruna verilen plaketi almak için yola çıkan Profösörün, bu defa akademik çalışmalar için adadığı yaşamını film şeridi gibi gözünün önünden geçirirken duyduğu tarifsiz acılar gibi...

Neden sürekli kendimizi feda edecek ve ederken de kaçınılmaz şekilde  başkaları tarafından  aşağılanmaya maruz bırakacak yaşantı deneyimlerine giriyoruz ? Kendimiz olarak bu ömrü tamamlamak neden yetmiyor? Neden illa ki ilişkilerimizde algıladığımız ve inandığımız kusursuzluğa  ulaşmak  mücadelesi ? Günden güne kendimizi yok ederek ulaşılacak kusursuzluk, sonuçta sahne/yaşam  ışıkları üzerimizde sönerken sadece bir yanılsama mı?

Yaşam  sahnesinin perdesi  üzerimize temelli olarak  kapanırken,  alkışlarla yanımıza gelen  kişilerin sizden sonra gelecek kusursuzu, daha siz yok olmadan yaratacaklarını, ("küçük prensesim") biliyor olsanız da   yine de kusursuzluğu bir an dahi olsa hissetmek, o alkışları son saniyelerde olsa dahi duymak, yaşanan her şeye değer mi?

Olsun yine de "normal bir yaşam kadar anormal bir yaşam" yoksa, "masumların sadece mezar taşları, günahkarların  (!) ansiklopedilerde  yerleri" olacaksa , çabalamaya değmez mi?

Beklentilerimizi  asla karşılamaya  yetmeyecek bu hayata,  kendimiz ve başkaları için kusursuz olmak, başarılı olmak adına yüklediğimiz  anlamlar, ona  yapılan en büyük haksızlık belki de...

Ama yine de bu sahnede perde üzerimize inerken, Siyah Kuğu'yla Beyaz Kuğu'yu aynı anda  oynayabilmiş veya en azından denemiş karakterin, alkış seslerini dinlerken, "hissettim" demesi, seçilmiş yalnızlıkların, seçilmiş yaşantıların en anlamlı ifadesi değil mi ?..

Sinemanın dahileri yaşamın varoloşumuz kadar derin yanıtsız sorularıını sormaya devam ediyor..

(Mahur Özmen)

 

Filmim Künyesi:

Süre:  1s 43 dk

Yönetmen: Darren Aronofsky

Oyuncular: Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel

Müzik: Clint Mansell

Hikaye: Andres Heinz

Tür :Drama, Gerilim

Ülke: ABD



» Aktif Ziyaretçi: 1 » Bugün Gelen: 6 » Toplam Ziyaretçi: 74361 » Bu sitemizi ziyaretiniz