SATICI: VİCDAN MAHKEMESİNDE KARAR
389 Kere Okundu

Antisosyal kişilik bozukluğu
SATICI: VİCDAN MAHKEMESİNDE KARAR

 

Oscar'lı Bir Ayrılık'ın yönetmeni Asghar Farhadi, Fransa'da çektiği Geçmiş'in ardından sarsıcı bir dramla yeniden ülkesine dönüyor. İran'da günümüzde geçen filmde Arthur Miller'ın Satıcının Ölümü oyununu sahneye koyan tiyatrocu çift Rana ve Emad, yeni bir eve taşınır. Rana, burada saldırıya uğrar. Emad, travmasını sessizce atlatmaya çalışan Rana'nın aksine intikam alma yolunu seçer. Farhadi'nin izleyiciyi girdap gibi içine çeken ve mükemmel işleyen senaryosu ve oyuncu kadrosunun kusursuz performansları, filme Cannes'da iki ödül ve bol övgü kazandırdı. İran sinemasının güçlü soluğu Ashgar Farhadi, ahlaki açılımları ve İran toplumuna getirdiği derin çözümlemelerle bir kez daha insan davranışlarının dehlizlerine iniyor.

Konuşma dilinin sanat alanında mimesis yolu ile sahneye bağlanarak aktarımıyla geçen 2.500 yıl boyunca izleyici,  karşısında yaratılan kurmaca dünyanın farklı türlerinde hep aynı kavramın nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini izledi: Adalet! 

Ve yine izleyici, yüzyıllar boyu kimi zaman istisnai anlamda karakterlere ve temaya yabancılaşarak, çoğu zaman da ana karakter ve onun arzusuyla özdeşleşerek girdiği yaşantı deneyimlerinde, sahnedeki /perdedeki temsili farkında olsun ya da olmasın, en geniş çerçevede gündelik yaşamının erdemi olan adalet duygusunun tatmin edilmesi oranında sevdi. Eserin finali bu yüzden de çok önemliydi; çünkü son dakika artık dönüştürülemeyen, çevrilemeyen adalet duygusu ve düşüncesinin kişisel zihniyetlerde devam edecek anlatımıydı: sevgililer kötüyü yenip kavuşmalı, düzeni bozulan intikamını alarak yoluna devam etmeli, zayıf olan güçlüden hakkını alabilmeli, haksızlığa uğrayan özgürlüğüne kavuşabilmeliydi.

Geleneksel toplumsal yapıların kırılıp, değerlerin, inançların, isteklerin her bireyde farklı anlamlara geldiği, her bireyin eylemlerinin tamamıyla kendi kişisel dünyasında sonuç doğurduğu bir dünyada, artık yaşamın atmosferi olan, nefes alıp vermemizi sağlayan adalet düşüncesinde de ortak zeminler bulmak güçleşmeye başladı. Meta üretimine dayalı toplumsal örgütlenme biçiminde, ait olunan sınıfın kazanımları penceresinden bakılan iç ve dış dünyada “öteki”ler bulmak artık hiç de zor değil. Tek bir doğru düşüncesinin öğretilmiş korunaklı limanlarında yaşamayı huzur sayan düşünce yapısı, egemen ideolojinin kırmızı çizgili paradigmalarıyla örülmüş hayatlarına devam etmek için, farklı düşüncelerle dolu toplumsal zeminin kaotik yapısında, farkında olmadığı bedeller ödemek zorunda kalacaktır.

“Satıcı”  paradoks yaşamları, ait olduğu toplumun zihniyet açmazlarında temsil ederken, yöntemini ve tematik çatışmalarla gelen “kim haklı kim haksız?” düşüncesini sahnelerinin yüzeyinden uzak tutarak ulaştığı final ile izleyicisini olması gerektiği gibi kendisiyle baş başa bırakarak sorumluluğunu eline verir.  Asghar Farhadi’nin yönettiği bu son filmde,  birçok filme imza atıp  “ben hayatım boyunca tek bir film çektim” diyen düşüncenin ima ettiği aydınlıkta, sinematografik öğelerin derinini kazıdıkça, yaşamın değişmez yasalarına ve sürekli tekrar eden “Adalet Duygusu”na ulaşırız. Asghar Farhadi auteur yönetmen olarak, teknik yeterliliğini ve kişisel biçimini ortaya koyduğu her filminde olduğu gibi, bu filminde de yaşamdan topladığı izlerin kendisinde oluşan içsel anlamını dışa vururken, dünyanın her yerinden sayısız müttefikini salonlara toplamayı yine başarıyor.

Film tiyatro oyuncusu Emad’ın, yine oyuncu eşi Rana ile yaşadığı binanın yan arazideki greyderin temel kazımı sebebiyle yıkılma tehlikesi geçirmesi ile başlar. İleriye doğru giderken geriye doğru gelişen ve lego gibi değil puzzle gibi işleyen başarılı bir anlatımla karşılaşırız. Olay örgüsü geliştikçe, evin duvarlarının çatlaması gibi, ailenin birlikteliğinin de çatırdayacağını ve bu olumsuzluğun yine bu ilk sekansta olduğu gibi içeriden değil dışarıdan gelecek bir etkenle olacağını hissederiz.

Aile dostu meslektaş bir arkadaşın tavsiyesi ile yerleşilen yeni mekânda ilk sıkıntı evin bir odasında eski kiracının eşyalarının bırakılmış olmasıdır. Bir kaç gün içinde gelinip alınacağı söylendiği halde alınmayan eşyalar ortak kararla evin terasına bırakılır. Yağan şiddetli yağmurun eşyalara zarar vermesi gibi, gündelik yaşamın içinde sıradan bir olayın dahi izleyicinin adalet duygusunu tetikleyen gerilimli bir yapıya bürünmesi, yönetmenin başarısı olarak ortaya çıkıyor. Ele aldığı konuyu belirli bir tema etrafında şekillendiren kurmaca hikâyeler, temayı gerçekleştirmek için çatışmalar kurarken, bu çatışmalar doğal olarak son aşamada daima “adalet” ile ilgilidir. Sıradan görünen eşyaların alınıp alınmaması, alınmadığı zaman içinde dışarıya bırakılıp yağmur altında kalması olayı, mahkemelerin konusuna giren ve aylarca sürecek bir ihtilafı doğurabilecekken, filmi izleyenleri bile sorulduğunda o konuda farklı görüşlere sürükleyecek bir çatışma yaratır. Oysa bu içten içe oluşan basit gerilim, filmin ilerleyen sahnelerinde bambaşka bir mecraya akacaktır. Eve giren erkekler sebebiyle komşuları tarafından iyi gözle (!)  bakılmayan eski kadın kiracıya halen oturuyor zannedilip gelinmesi, tesadüfen açık kalan kapısından içeri girilmesi ve alınmayan eşyaların içeride görülüp hala onun oturduğunun sanılması ile başlayan bir trajediye dönecektir.

Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine inşası, binlerce yıldır Batı dahil farklı toplumlarda farklı şekil ve şartlar altında sürerken, İran gibi din temelli totaliter düşüncenin egemen olduğu rejimlerde, yasaklarla örülü dayatmacı zihniyet ile daha çağdışı bir görünüm arz eder. Genelde sanatın, özelde sinemanın maddesi yaşam olup, ele aldığı konunun gerçeklikle bağları yaşayan karakterler yaratılabilmesi ile mümkün olabilmektedir. Klasik modelin Aristoteles’in “Poetika” isimli eserinde ortaya koyduğu tarihten bu yana hiç değişmeyen atmosfer, özdeşleşme, gerilim eşittir katharsis yapı modeli, gerçekliği ele alış ve yetkinleştirişiyle kendini sunarken, karakterin eylemlerine yön veren psikolojik gerçekliği, onun fizyolojik yapısı kadar sosyolojik yapısı ile de alakalıdır.

Karakterlerimiz başlarına gelen ve tamamını asla öğrenemediğimiz bir tecavüz -veya tecavüze teşebbüs- olayı karşısında yaşadıkları bunalım, zihniyetlerinin dışavurumu ile derinleşip farklılaşır. Kadının olayı eşine tam olarak anlatmaması, komşuların olaydan sonra mağdurun halini görüp kocasına imalı anlatımlarıyla,daha kötü şeylerin olmuş olma ihtimali, karakterler kadar izleyici içinde adaletin yerine getirilmesinde failin kim olduğunun bilinmesi kadar uygulanacak yaptırımın derecesinde de zorluk doğuracaktır.

Olay sonrası telaşla kaçarak giderken evde unutulan anahtar sebebiyle alınamayan araç ve merdivenlerde bulunan kan izleri, failin bulunmasını sağlayacak sessiz tanıklar olacak; ancak ne mağdur ne de kocası polise başvurmayacaklardır. Olayın gerçekleşmesinden daha vahiminin, olayın toplum tarafından duyulması olan bir düzen! Yine olayın oluşu aşamasında daire kapısının kocanın geldiği sanılarak açık bırakılması ve  ardından hemen banyoya girilmesi, kadına bakış açısı belirli zihniyetlere, eşe, dosta, polise ve hakime anlatılmasının imkansızlığı.

Epos anlatım aşkın egemen bir bakışın toplumsal yarar uyarınca geriye doğru kurarak anlattığı bir anlatım olup gerçekliğini başta söylediğimiz gibi homojen bölünmemiş değerleri inançları ortak toplum yapısına dayandırır. Oysa bir yerde post modern zamanlar yaşanırken, aynı çağda yaşayıp aynı çağı yaşamayan farklı toplulukların artık birbirini fark etmemesi, karşılıklı etkileşim içinde olmaması imkânsızdır. Ana karakter kadın ve erkeğin batı medeniyetinin ürünü olan tiyatroda yine batı zihniyetinin (Arthur Miller’in ) eseri olan “Satıcı” eserini oynaması ne kadar işlevseldir? Oyuncunun kapalı başına peruk takarak çıktığı sahnede, modern anlatı sanatı olan tiyatro ne derecede gerçekleşebilir? Evrensel barışı 2.500 yıldır anlatan sanat eserlerine rağmen yaşananlar ortadayken ve sanatın toplumsal yarar anlamında işlevi sorgulanırken, Doğu zihniyeti ile Batı zihniyetinin eserlerini alımlamak, oyun bittikten sonra etkisini yaşantılarda sürdürmek ne derece mümkündür? Sınıftaki öğrencisinin cep telefonuna izinsiz bakan, takside haksız bir taciz iddiasıyla karşılaşıp, “o kadındır anlamak lazım” dercesine anlayışlı davranırken bile kadını cinsel meta olarak gören bir zihniyetin, final sekansında özellikle de kadını ilgilendiren bir konuda çağın düşünce dizgelerinin ve yaşam tarzlarının getirdiği ideal anlamda adil bir yargılama yapması mümkün olabilecek midir?

Mülkiyetin, statü farklılıkların, sınıfsal ayrımların da yaşanması ile dönüşen homojen toplumsal yapı ve egemen ideolojinin sanki hiçbir şey değişmemecesine ideolojik aygıtlar ve baskı aygıtları ile sürdürmeye çalıştığı düzende ortaya çıkan somut olaydaki ihtilafın adaleti, zihinlerde çözüm beklemektedir ki bozulan yaşam dengesi kaldığı yerden devam etsin; peki ama nasıl? Mahkemelerin adaletine güvenilmeyen,  var olan acıyı daha fazla arttıracağı düşünülen paradokslarla kurulu bir ortamda, paradigmalarla kurulu vicdanlar nasıl tatmin edilecek? 

Eski boş evde fail ile mağdurun eşi arasında, kapısında mahkeme yazmayan, resmi sembollerin, cübbelerin olmadığı bir yargılama sahnesi izleriz. Yönetmen duygularımızla biz farkına varmadan oynar; çoğu zaman mağdur eşin tarafındayken bazen de fakına varmadan suçlunun yanına geçeriz. Ama asla yargısız infaz  adil değil, bu evde bu şartlarda adalete ulaşılamaz,diye düşünmeyiz, ki sanırım suçüstü yakalandığımız adaletsiz duygu ve düşüncemiz burada başlar;linç kültürüne kadar uzanan. Bizzat mağdur eşin ve suçlunun ailesinin vicdani yargılamaya dahil olduğu bölümler, empatiyi farklı karakterler arasında değiştirirken, suç-suçlu-iktidar-zihniyet-etik konularında çerçevenin genişlediği ve kavramsallaşmaya gidildiği anlar yaratır.

“Ne zaman bir ihtilafın çözümü için mahkemeye başvurulsa, o olaya yüklenen anlamların çokluğu karşısında şaşkına düşer insan” diyen Wilhelm Dilthey’in söylediğinden yola çıkarsak belki de ideal olana ulaşmaktan ziyade o yola girmekten çaba sarf etmekten başka çare olmadığını hissederiz. Ancak ideal olan ne? O yol hangi yol? sorularının dahi uzlaşmaya konu olamadığı zamanlarda belki de Nietzsche’ye kulak vermek gerekiyor. Adaletin aslında doğaya ait olduğunu, doğanın kayıtsız, umarsız, saf bir oluşum olduğunu söyleyen düşünür, doğaya ait olanın insana tahvil edilerek bir çözüm bulunabileceğinin sonuçta imkânsızlığını vurgular. Nasılsa öyle olan, hırsızlığın, rüşvetin, iltimasın, cinayetin vs. yaşanmadığı doğadaki adalet, doğayla araya mesafe koyan bilince nasıl dahil olacaktır?

Yönetmen olay örgüsünün gelişiminde yabancı adamın evin içinde Rana’ya yönelik eyleminde hangi aşamaya kadar geldiğini, tecavüzün boyutunu gizler, öğrenmemize izin vermez ve bunu incelikle senaryoya yerleştirir. Sinema sanatı gösterdikleri ile göstermediklerini de anlatma sanatıdır ve temel anlamın en önemli yan anlam boyutu o şeklide de yaratılır. “Satıcı”  filminin en büyük başarısı işte bu saklanan bilgi de yatar. Ne olmuştur? Ne önemi var, der yönetmen; adalete sonuçlarla flört ederek ulaşamazsınız; önemli olan sonuç değil, yaşanan süreçlerdir ve ancak süreçlerin doğru değerlendirilmesi ile belki bir parça daha doğruya, gerçeğe ulaşabiliriz. Ne oldu? nun epos anlatımı, yerini nasıl oldu? Neden oldu? nun analitik çözümüne çevirdiği anda çözüme bir parça yaklaşmak mümkün olabilecektir; gerçek süreçlerde gizlidir.

“Satıcı” filmi ek finalde ana karakterlerimiz tiyatro oyuncuların personalarını taktığı, makyaj yaptığı sahne ile son buluyor. Yaşam, kimliksiz gerçekliklerin, takınılan yapay tavırların, statülerin sahnesinde sürerken, bize de filmden kalan sadece düşünmek!

Dışarıdan gelen bir olumsuz müdahale ile aile birlikteliği çatlıyor; ilk sahnede dışarıdan gelen müdahale ile çatlayan evin duvarları gibi,Oysa greyder çalışırken evin temeli sağlam olsaydı…

 (Gülşah Güneş)

NOT: Bu yazı www.oscarfavorite.com sitesinde yayınlanmıştır.



» Aktif Ziyaretçi: 1 » Bugün Gelen: 283 » Toplam Ziyaretçi: 74329 » Bu sitemizi ziyaretiniz